Din, Diyanet ve İçimizde Düşman Yok Semineri

Geçtiğimiz hafta sonu fırtınalı İstanbul havasına karşın birçok genç Taksim’de düzenlemiş olduğumuz İçimizde Düşman Yok seminerine katılım sağladı. Öncelikle bu kötü havada bizi orada yalnız bırakmayan konuklarımız ve çok kıymetli hocalarımıza teşekkür etmek isterim.

Seminer içimizde düşman yok etkinliğimizin ilk ayağı olan tanıtım üzerineydi. Davet ettiğimiz hocalar da bu konu üzerine konuştu. Geçen yüzyılda ülkemizde yaşayan Ermeni’ler, Rum’lar, Yahudi’ler ve dahi Kürt’ler, Dersim’lilerden bahsettik. Alevi’leri, Sünni’leri, Diyanet işleri üzerine konuştuk. Etkinliğin en güzel yanlarından birisi hocaların konuşma süresine eşdeğer bir miktarda katılımcıların söz alıp yorumlarıyla katkıda bulunması ve akıllarında kalan soruları hocalarımıza iletmesiydi.

Burada bütün bir semineri anlatma imkânımız olamadığı için ben seminerin ikinci bölümü olan Cafer Solgun ve Ayhan Aktar’ın konuşmalarını özetlemek ve kendi gözlemimi iletmek istiyorum.

Cafer Solgun kendisi hem Kürt hem Alevi olan bir kişi. Bu ülkede Alevi’lerin Sünniler ile hiçbir zaman karşı karşıya gelmediğini, uzun süreli birlikte yaşama tecrübesinde münferit olaylar dışında hiçbir zaman karşılıklı çatışma kültürünün olmadığını bizlere anlattı. Alevilerin nasıl laikliğin baş savunucuları olduğu konusunda bizlere gerçekleri anlattı. Cafer Solgun’a göre bu tamamen sistemin oynadığı bir oyun ve statüko bu oyunu oynarken birçok kişiyi kandırdığı gibi Alevileri de kandırıyor.

Cafer Solgun bize Diyanet İşleri Başkanlığı’nın durumu hakkında bilgi verdi. Bazı Alevilerin Diyanette Aleviliğin bir masa kurularak yer alması önerisine karşı gelip Diyanet İşleri Başkanlığı’na kurum olarak karşı geldiğini söyledi. Açıkçası Alevilerin büyük kesiminden bunu duymak imkânsız. Özellikle bazı Alevilerin dedelere maaş bağlanması gerektiğini söyledikleri göz önüne alınırsa Cafer Solgun’un dediklerini dikkate almamız gerekiyor. En azından biz liberaller dikkate almalıyız.

Ayhan Aktar ise Diyanet’in toptan kaldırılması yerine daha küçültülmesi gerektiğini, böyle de bir çözüm olabileceğini söyledi. Tam bu noktada ben söz alıp küçük kasabalarda insanların bir araya gelip köy odalarını mescide çevirip kendi aralarında topladıkları paralar ile bir imam ile anlaşıp kendilerine teravih namazlarını kıldırması için anlaştıklarını söyledim. Ayhan Aktar bunun küçük yerlerde olabileceğini fakat İstanbul gibi yerlerde olamayacağını söyledi. Kaldı ki bu konuda kendisine katılmıyorum. Kasabalarda insanların ceplerinde nakit çok olmamasına karşın bunu yapıyorlarsa İstanbul gibi birçok insanın bulunduğu yerde bu paraların toplanması çok daha kolay olacağını düşünüyorum. Zaten var olan camilerin neredeyse hepsini halkın camii yardımlaşma dernekleri tarafından yapıldıklarını göz önünde bulundurursak sözlerimin doğruluğu daha çok anlaşılır. Seminer sonrası Hidayet Tuksal ile kısa bir görüşme yaptım kendisi de Diyanet’in gücünü abarttığımızı, Diyanet’in camiler üzerinde hutbe okutma dışında bir gücü olmadığını. Diyanet’in olmadığı bir yerde cemaatlerin çok daha ön plana çıkacağını söyledi.

Şahsi fikrim olarak Diyanet işleri kapatılmalı. Camiler cemaatlere devredilmeli, Cemaatler kendileri para toplayıp cami imamlarına sahip çıkıp kendi dinlerini daha çok benimseyeceklerini düşünüyorum.

entelektüel

Edebiyatı sever, şiir dinlemeyi sever, liberal ve politik bir kişidir.

E-posta adresiniz gösterilmeyecek. Gerekli alanlar * ile işaretlidir.

*